Misafir Yazıları

Yüreğimdeki Köz

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            1 

 

Müşteri görüşmelerinin hızı kesilmişti. Bir buçuk saattir masadaydım. Bacaklarımın “hareket et!” nidâsına artık kulak tıkamayacaktım. Kalktım. Telefonumdaki cevapsız çağrıları kontrol etmeye başladım. Atlayıverdim baştakileri, onları sâir vakitte arasam da olurdu. Üçüncü çağrıya gelince tereddüt etmeden isim satırına dokundum. Ulusal bir kanalda teknik yönetmen olarak çalışan dostum Haluk Bey’in sesini özlemiştim.

– Ne haber Keremcim?

– Haberler sende Haluk. Bende bir değişiklik yok.

– Sevgi uyutmuyor mu yine?

– Uyutmuyor.

– Biz de geçtik benzer yoldan Kerem. Tünelin ucu belirmeyecek zannedersin.

– Uyku düzeninin oturmasını iple çekiyoruz. Şu sıralar diş çıkartıyor, sancısı var. Azalmak bilmiyor huysuzluğu.

– Allah kolaylık versin.

– Âmin! Şehir dışı gözüküyor mu ufukta? Çarşamba Konya’daydınız. Seninkileri bıraksan kelebek bahçesinde yaşayacaklar. Fotoğraflara güldüm.

– Sevdiler Konya’yı. Erciyes’teki kayak macerasından beri şehir dışına çıkmamışlardı. Hanım ısrar edince kayıtsız kalamadım. Salgın tedbirleri malum… Can atıyorduk değişikliğe. Normalleşme sürecinden faydalanalım dedik. Sonrasında Antalya’ya uçmayı planlıyordum. Olmadı.

– Neden?

– Esra koronaya yakalandı.

Konya dönüşü kayınpederi ziyarete gitmişler. Bolu ormanlarında müstakil bir ev. Hava, ciğerleri kışkırtıyor, iştahı gıdıklıyor. Bir hafta kalalım demişler. Haluk’un kızlarına zaten ağaç, göl, balık demeyegör. Evlerinin yolunu unuturlar. İkinci günün sabahı… Esra’nın ses çatallı, beden hâlsiz. Annesi pimpirikli. Hâdiseleri hayra yorma itiyâdından yoksun. Üstelemiş. Haluk da kayınvalideden taraf olunca Esra yelkenleri suya indirmiş, varmışlar hastaneye. Ertesi gün ikindiye doğru test sonucu açıklanmış, yüzlere kara bulutlar oturmuş. Evdekilere de test uygulamışlar. Başka pozitif çıkan yokmuş. Alışverişi sordum. İnternet üzerinden hallediyorlarmış.

– Şanslısın ki, ev müsait Haluk. Oda sayısı çok. Ya sizin Ankara’daki daireye hapsolsaydınız…

– Haklısın. Kafayı yerdim.

Mevzuyu birkaç moral cümlesiyle bağlayıp konuşmamı sonlandırdım. Patron sesleniyordu.

                                                                                                                          2

 

– Selim Bey, sabahleyin muayene istasyonunda değil miydiniz?

– Oradaydım. Arkadaki farlardan biri yanmayınca muayeneden kaldık, rapora ağır kusurlu yazdılar. Müdür beye söyleyince küplere bindi. Gitmeden neden kontrol etmediniz, dedi. Defalarca aynı cümleleri kurdurdu bana: “Her şey yolundaydı efendim! Gerçekten yolundaydı her şey.”

– Evet?

– Ben gittiğim için aracı 30 gün dolmadan bir daha muayeneye götüremiyorum.

– Eee?

– Faruk Bey’in aklına siz geldiniz.

– Şirketin sahibi o. Bir zahmet götürsün diyeceğim ama…

Ciddiyetten şaşmayan duruşunu iş disipliniyle birleştiren, latifelerle arası limonî Selim Bey’i  güldürmüştüm. Patron kısmını tanımıyor musun dercesine baktı.

– Bana eşlik edeceksiniz umarım.

– Elbette.

İstasyon tıklım tıklımdı. Kuralları hatırlatan anonslar üç dakikada bir tekrarlanıyordu. Kornalar, güvenlik görevlilerinin ikazları, motor uğultuları, benzin kokuları, patlama noktasına usul usul yaklaşanların söylenmeleri… İşimiz ne vakit tamamlanır, bilmiyordum. Zihnimde filizlenen suali işitmişçesine tahmin yürüttü Selim Bey.

– Bugünkü mesaimizi bitti sayınız!

Alışılageldik manzara bu değilmiş. Böylesi bir yığılmaya nadiren rastlanıyormuş. Salgın dolayısıyla tarihler sarkmış. Ömrüne bereket, çaprazımdaki iri cüsseli temizlik görevlisi, bülten okumuşçasına bilgilendirmişti hepimizi.

Evvelâ sıra numarası aldık. 1574 nolu kâğıtla çıkıverdim dışarı. Bankoların olduğu taraf semt pazarını andırıyordu. Elektronik ekrana göz gezdirdim. “1550, 1549, 2339…”

– 15 dakikaya içerdeyim.

– Belli olmaz Kerem Bey. Önümde 5 kişi varken yarım saat beklediğimi bilirim.

Selim Bey iyimserliği gerçekçi bulmuyordu. Rüya âleminden sıyrılamamak, gün doğmadan neler doğar diyerek ümitvar olmak çocukçaydı ona göre. İnsanın ayağı yere basmalıydı. Hayat griden, siyahtan, mordan ibaretti. Gönle ferahlık veren renkler kırtasiyelerde, reklam afişlerinde boy gösterirdi yalnızca.

– Susadım. Otomat karşıdaki binada. Siz de ister misiniz?

Başımı salladım. Havanın bozacağı hesabıyla giydiğim yün gömlek hararetimi büsbütün yükseltiyordu.

– Daha var mı bana?

Tere batmış, ellisine tutundu tutunacak, saçı iyiden iyiye kırlaşmış adamın biri benden merakını gidermemi istiyordu. Selim Bey karamsarlığıyla cevap verecektim ki kendimi frenledim.

– Yarım saate kalmaz.

– Eyvallah!

Yanaklarına, alnına, dudağına sirayet etmiş bıkkınlıkla söz heybesinin ağzını adamakıllı araladı.

– Arkadaş kazığı işte! “Masrafsız, senelerce idare eder, kaçırma sakın!” diye diye Şahin’i almaya ikna ettiler beni. Aha şu Mercedes’in yanındaki araç… Kaç kez muayeneden kaldım, hatırlamıyorum. 3.000 TL’yi buldu yaptığım harcama. Lastikleri yenilettim, alt tarafı ziftle kaplattırdım…

Candan dinleyen biriyle karşılaşmanın sevinciyle dert yükünü üstüme boşaltıveriyordu. Elindeki raporu göstermesi kâfiydi aslında. Kusurların alt alta dizildiği bölüm yirmi maddeye yakındı. “Şükürler olsun!” cümlesini bugün hürriyetine kavuşturmak niyetindeydi.

– Buyurun!

Selim Bey’in verdiği şişeyi alırken göz göze geldim onunla. Neden bilmiyorum, hararetimden eser kalmamıştı. Su ikram etmenin faziletini az dinlememiştim merhume anneannemden. Bazen iyilik peşinde koşardınız; bazen iyilik, altın yaldızlı kurdelesiyle ansızın karşınızda dikilirdi. Duraklamadım fazla. Elimdekini adamcağıza uzatıverdim.

                                                                                                                 

                                                                                                                                                                                             3

 

– Ne oldu muayene işi?

– Tamam o iş.

– Ayağın uğurlu Kerem!

Şirkette ikinci yılımın dolmasına bir buçuk ay vardı. İlk zamanların acemiliğinden, çekingenliğinden Utku’nun sayesinde kurtulmuştum. Minnettarlığımı ifade etmemden hazzetmezdi.

– Simitten alsana!

Eskiden olsa kahvaltı ettiğimi söyler, teklifi geri çevirirdim. Kızımızı uyutabilmek, sakinleştirmek için karı-koca nöbetleşe çalışıyorduk. Sevgi uykuya daldığı an başımızı yastığa bırakıyorduk. Sabah gözümü güç bela açıyor, kahvaltıymış, çaymış aklıma gelmiyordu. Gece uykusunun ne büyük nimet olduğunu bebekli hayata geçtiğimde kavramıştım. İnternette “bizimki mışıl mışıl uyuyor…” diye başlayıp devam eden yorumlara sinir oluyordum. Sakinliği, tabiatının aslî yüzü olan Aynur apayrı bir hüviyete bürünmüştü. Sosyal medya annelerinin paylaşımlarından öğrendiği birtakım tavsiyeler fos çıktıkça heyheyleri tutuyordu. Kaç defa instagram hesabını dondurmasını salık verdim ama nafile! Stres atıyormuş, ebeveynine kök söktüren bebeklere denk geldikçe ferahlıyormuş. Didişme sınırına yaklaşmanın lüzumu yoktu. Aynur’u kendi hâline bırakmalıydım. Nasibimize rızâ göstermek, hayatın süratle akıverdiği gerçeğini hatırlamak en doğrusuydu. Hoş, anneme sorsam, “seni büyütene dek 10 yaş yaşlandık.” diyecekti. Sabır taşlarını çatlatmakta istidatlıymışım.

Filtre kahve uyuşukluğumu dağıtmıştı. Kahve makinası imdadımıza yetişiyordu. Telefonlar, yazışmalar, bilgi notları derken öğleyi etmiştik. Acıkmıştım. Kübra Hanım yemek listesini okudu. Püreli rosto günün galibiydi. Taze fasulyenin boynu bükük kalacaktı ki, sebze delisi Leyla Hanım buna izin vermedi.

– Utku? Dokunmadın yemeğine. Nereye apar topar?

– Ekrem Bey aradı. Siparişini 16.00’dan önce istiyor. Elden teslim edeceğim. Allah’tan çorbayı içtim. Gazoz alayım mı gelirken?

– Dur biraz. Parasını…

– Bir dahaki sefere…

Şikemperver arkadaşım enteresan lezzetler keşfetmeye bayılıyordu. Geçenlerde ofise 150 metre mesafedeki benzinliğe uğramış. Sevdiği gofreti markette bulamayınca karşı caddedeki salaş bakkala yönelmiş. Gofretin eşlikçisi mandalina aromalı gazozu tatmasıyla puanlaması bir olmuş. “On numara!

– Amma abarttın! Alt tarafı gazoz.

– Alt tarafı demek!

Yanıldığımı ispatlamak için sonraki gün altılı paketle arz-ı endam ediverdi.  “Sen bilirsin!” yerine “Göreceksin bak!” diyenlerdendi. Pısırıklığa, savunmaya çekilmeye tahammülü yoktu. Sözümü geri aldığımı unutmadan söyleyeyim. Gazoz enfesti.

Gökçe güvercinden düşen teleğin yere konması gibi geçmişti hafta sonu. Yeni haftaya öğle uykularının verdiği enerjiyle hazırdım. Nihayet kahvaltı edebilmiştik. Kızım uyuyordu, ben üçüncü çayımı içiyordum. Mutfak patates kızartması kokuyordu. “Gün harika başladı.” cümlesinin cazibesine aldanmamam gerektiği hatırımdan çıkmıştı. 234 numaralı otobüsü kaçırmıştım. Mecburen bekleyecek, 237 numaraya binecektim. Tarık Buğra Caddesi’nin köşesine gelmeden düğmeye basmalıydım. Otobüsümü kaçırmasaydım 10 dakikaya ofisteydim. Canım sıkılmıştı.

Tuhaftı insan. Paçasına su sıçrar, morali darmaduman olur, parasını bozduramaz, yüzü asılır, internetin hızı yavaşlar, söylenir. Resmin tamamını görmeyi ne vakit öğrenecektik? Teferruatta boğulmaya neden teşneydik? Sorular sorulara eklenirken ailemi, sıhhatimi, işimi düşündüm. Telkinlerim işe yaramıştı. Râyihası hindistan cevizi, rengi turkuaz neşem geri gelmişti.

Caddede ilerlerken benzinliği gördüm. Hiçbir işlemcinin kendisiyle yarışamayacağı beynim, milyarlarca kayıt içinden âşina olduğum bir cümleyi belleğime yansıttı. “Bir dahaki sefere!” Utku geçiştirip duruyordu. Cömertlikte ondan geri kalmayı istemiyordum. Bahsettiği bakkal buralarda olmalıydı.

                                                                                                                        4

 

Bakkalı bulmakta zorlanmadım. Tabelaları albenili oto galerisinin, emlakçının, kafenin yanında, eğreti görünüşüyle “Hor görme beni! Yılların yükünü üstlendim. Hele dur, kulak ver!” diyordu. Orta yere bir günaydın bırakıp bakışlarımı simâlarda gezdirmeden dolabın bulunduğu tarafa yöneldim.

– Sizinki?

– 1 sade kaşarlı, 1 sucuklu.

– Geliyor birazdan!

– Abi, taş fırın ekmeği ortadaki mi?

– Evet.

Diyaloglar biteviye akarken marketlerin yaygın olmadığı yıllara gidiverdi zihnim. Hatıra kervanında birkaç saniye oyalandım, mahalle bakkalımız etiketiyle beliren sahnelerde kendimi seyrettim. Gidişata karşı koymak mümkün değildi. Kervanın alâmet-i fârikaları müphem bir hâl alıyordu. Bazıları da siliniyor, boşlukları kapatabilmek için beyhude çabalıyorduk. Ekmek arası atıştırmalıklar mâzi perdesiyle nispeten örtülmüştü. Modaya yüz vermeyenler oldukça perde sıyrılmaya devam edecekti. Yemeğin modası var mı, demeyin. Tost dükkânları mantar gibi bitiyor. Kimi bazlamayla yenilik katıyor akıma, kimi de “kavurmalı tostumuzu denemeden ölmeyin!” sloganına sarılıyor. Görmeden ölme! Yemeden ölme! Modern çağ ölümü reklama alet etti. Gözde listelere kayıtsız kalmayan talihli sayılıyor.

Dolabın diplerine konulmuştu Gündönen gazozu. Yerel markalar dünya devleriyle boy ölçüşemiyordu. Para musluğunu açan, vitrinin cazip köşelerini kapıyor, reklam pastasındaki dilime dilimler ekliyordu.

– Gündönen gazozu ne kadar?

Bakkalın arkası dönüktü, yassılaşmış ekmekleri kâğıda sarıyordu.

– 1,5 TL.

Pantolon cebimi günlerdir işgal eden bozukluklara el attım. Tezgâha yaklaşıp 3 TL’yi ahşap çıkıntıya bırakırken bakıştık.

– Siz?

– ???

Hatırlamıştık. Göz bebeklerimizde donukluğunu yitirip hayatiyet kesbeden ışık, “muayene istasyonunda” dememize gerek bırakmıyordu. Almadı parayı. Muzipçe bir tonlamayla izah etti.

– Kahvenin hatırı, suyun izzeti.

Allah muayene istasyonundaki adamla yolumu Sıla Bakkal’da kesiştirmişti. Üsteledim, geri adım atmadı. Ardımdaki müşteri gidince söz hamurunu büsbütün yaydı. Badireli bir macerada yolun sonuna ulaşmış kahramanlardan birini izliyordum sanki. Yüzü gülerek ayrılmış muayeneden. Yokluğunda ekmek teknesinde oğlu durmuş. Liseye başlayan bir de kızı varmış.

– Maşaallah büyütmüşsünüz çocukları Cahit Bey.

– Büyüttüm!

Kelimeyi vurgulu söyleyişi dikkatimi celbetti. Hikâyeye vâkıf olmalı mıydım? Kararsızdım. Ayaküstü sohbetten dört başı mâmur muhabbete geçilip geçilmeyeceğini zaman gösterirdi elbet. Mesai saatine yetişmeliydim. İstişare toplantımızın eli kulağındaydı.

– Yemek yiyelim bir gün, misafirim olun.

– İnşaallah.

                                                                                                                                    5

 

– Bu poşetler?

– Doruk’un üniversite kitapları… Selma uğradı öğleyin. Yeğenini özlemiş.

– Ne yapacağız ki?

– Eniştem hayrına versin birilerine, dedi. Kalabalık ediyormuş evde.

Bacanağın çevresi benden genişti oysa. Fuzulî gördüğü bir işi daha karısı aracılığıyla bize yüklemişti. Canı sağolsun.

– Maskeliydi değil mi? Sevgi’yi kucağına aldı mı?

– Almadı meraklanma! Düşüncelidir ablam.

Hiddetlenmişti. Titizlenmemi anlaması lâzımdı. Koronaya yakalananlar artıyordu. Kızımız hayatımıza girmeseydi eşim kısıtlama dinlemez, ablasına ziyarete giderdi. Selma’nın burnunda yeğeninden evvel kardeşi tütmüştü, biliyordum.

Akşam çayını içerken Selim Bey’in mesajını okudum. Yapı Fuarı’nda şirketimiz de yer alacakmış. 5 kişilik ekibe seçilmişim. Salı yola koyulacakmışız. Seyahatler yoruyordu beni. Bekârken ataktım. Evlilik ile birlikte durulmuştum. Aynur günübirlik gidişlere sıcak bakıyordu. Fuarın 4 gün süreceğini gecikmeden söylemeliydim. Yokluğumda kayınvalidenin desteğine ihtiyacımız olacaktı.

***

– İşte şurası!

– Tamam.

– Benzinlikten ayrılırken telefonumu çaldırırsınız.

– Anlaştık.

Valizimi, poşetleri bagaja yerleştirirken şaşkınlığını gizleyememişti Selim Bey. Test kitaplarının maksadını, gideceği adresi söyledim. Yolumuzun üstüydü. O, depoyu doldururken ben de emanetleri yeni sahibine verecektim.

– Selamun Aleyküm!

Cahit Bey, dumanı tüten bazlamaları kahverengi kâğıtlara koyuyordu. Demlenmiş çay zindeliğiyle aldı selamı.

– Ve aleyküm selam!

Hoşbeşin akabinde konuyu açtım. Mahcubiyetle dinleyip duayla mukabelede bulundu, kızının okul başarısının üniversite sınavına dek uzanmasını temenni ettik. Avcumu ince belli bardakla ısıttı, közlenmiş patatesli, hellim peynirli bazlamayı elime tutuşturdu. Vaktim kısıtlıydı, Selim Bey neredeyse gelirdi.

Hasbihâlde derinleşmek için münâsip anda değildik fakat kalp yükünü indirmek, kalbine nefes aldırmak istiyordu Cahit Bey. Muzdarip olan, ehil birini buldu mu hatıraların karanlık yahut loş dünyasına hemencecik kapağı atardı. Uzun uzadıya paylaşma arzusu gem nedir bilmezdi.

– Oğlum yedi, kızım üç yaşındaydı karım kanserden öldüğünde. Birkaç sene bacım yardım etti, hakkını ödeyemem, çok yardımı dokundu. Eniştenin tayini İzmir’deki bir liseye çıkınca gitmek zorunda kaldılar. Dönemezdim memlekete. Çorbam burada kaynıyordu. Anam, babam ihtiyardı hem. Kendi kendilerine anca yetiyorlardı. Muhtar Süleyman Emmi sağolsun, gözetti onları. Ele güne muhtaç etmedi. Çalıştığım meşrubat firması bazen prim verirdi. Anama yollardım. Bayramda soluğu yanlarında alırdık. İkisi de rahmetli şimdi. Bellediğim bir Yasin var. Sık sık okur, hediye ederim ruhlarına.

– Çocuklar?

– Mahallenin imamı hakikatli adammış. Karısı kreşte çalışıyormuş. Dedi sana zor olur, sen işten dönene kadar kızın oyalanır orda. Oğlunu da okuldan alırım, oynarız, Kur’an ezberini pekiştiririz. Dedim, hayrın kabir yoldaşın olsun! Böyle böyle devirdik seneleri. Elim, kolum, ayağımdı oğlum, kardeşine kanat gerdi.

– Peki bakkal dükkânı?

– Hey gidi Hayreddin Usta! Evlâdı gibi severdi beni. Siparişlerini teslim edip gitmeye davrandığımda komazdı. Bir bardak çay geciktirmez seni, derdi. Bizim toprağın suyu meşhurdur, şifalıdır. Onun da kelâmı öyleydi. Emrihak vâki olmadan iki sene önce dükkânı devretti bana. Ayak diredim amma Allah’ın adını verdi. Evlâtlarından görmediği yakınlığı, hürmeti benden görmüş. İşimizi sahiplendik, geldik bugünlere.

– Düşünmediniz mi evlenmeyi?

– Yok!

 6

 

Telefonum çaldı, müsaade isteyip çıktım. Karnım doymuştu iyiden iyiye. Selim Bey gazlamaya hazırdı. Poşeti verdim.

– Soğutmayın. Karışık yaptırdım. Son bir işim kaldı da.

Az ilerideydi Şahin. Yanaştım. Eğilip dikiz aynasının tepesine baktım. Pastel tonları soluklaşmasına rağmen resmin hatları canlılığını muhafaza ediyordu. Gökkuşağını ip olarak sallayan anne baba ve ipten atlama telaşında iki çocuk… Cahit Bey’in sözleri harfiyen dirilmişti dimağımda.

– Yok! Evlenmeyi düşünmedim. Bir resim var ki yüreğimdeki közün soğumasına mâni olur. Oğlum çizmiş. Annesinin vefat ettiği sene… Dikiz aynasının üstüne yapıştırıverdim. Her dalışımda karımın güldüğünü hayal ederim. Ağlamayı yakıştıramam ona. Resim dile gelir, benimle konuşur Sıla.

İhmal etme kendini! Çocukları da öp yerime!” 

 

Sami Terzi

https://www.instagram.com/_samiterzi_/

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.